“BAĞLANMAYAN KAYBEDECEK”

Salim Büge / COMODIF / Satış ve İş Geliştirme Direktörü

İş geliştirme işe göre değişir. Comodif’te tam olarak ne yapıyorsun?

Bir buçuk sene önce geldiğimde Comodif bir start-up’tı. Büyümeye başladığında yeni insan kaynağına ihtiyaç duyuldu. Ben de önce dışarıdan danışman olarak çalıştım, sonra ekibe dahil oldum. Mobilite kavramı da, bağlantılı araç platformları da sürekli dönüşüyor, benim iş tanımın da buna göre güncelleniyor. Satış, yazılım, data, müşteri ilişkileri… hepsinde bir parça deneyimim olduğu için Comodif’i oluşturan unsurların hem içeride hem dışarıda birbiriyle «konuşması» için bir bağlantı ajanı gibi çalışıyorum.

Öncesini konuşuruz ama neden Comodif’tesin? Senin buraya kattıkların dışında burası sana ne katıyor?

Belki kendisi bilmez ama Ömer (Farplas’ın CEO’su Ömer Burhanoğlu) beyin bir sözü beni çok etkilemişti. Biz kimseyle kavga etmeyiz ama hakkımızı da yedirmeyiz. İş hayatında benimsediğim bir duruş bu. Takım ruhu, ortak bir hedefin peşinde koşmak bunlar benim için çok önemli. Para, unvan sonra geliyor. Bu bana özel bir durum değil bu, araştırmalar da çalışanları motive eden şeyin para değil ortak hedefler olduğunu gösteriyor.

Öncesinde otomotiv tecrüben var mıydı?

İşte o yoktu. Ama bağlantılı araç platformlarında farklı bakış açısı çok değerli. Yine de bağlantılı araç konusuna tecrübem vardı. Uzun yıllar Koç grubunda çalıştım. Orada KoçSistem “biz bir araç takip sistemi kurduk ama bir türlü operasyonel hale gelmiyor” deyince beş sene boyunca o işi yaptım. Orayı ayağa kaldırdık. Sonrasında danışmanlık işlerine başlayınca -Egemen’le (Alpay) de liseden arkadaşız, “biz de connected cars işlerine doğru gidiyoruz, beraber çalışalım” deyince Comodif’le başlamış olduk.

“ŞİMDİ İHTİYAÇ ÇOK NET GÖRÜLÜYOR AMA BUNDAN 20 YIL ÖNCE İŞİN SADECE TEKNİKLE KALMAYACAĞI, TARAFLARIN BİRBİRİYLE KONUŞMASI GEREKTİĞİ HENÜZ ÇOK AÇIK DEĞİLDİ. HALBUKİ BUGÜN SADECE DEPARTMANLAR ARASI DEĞİL, ŞİRKETLER ARASI HATTA SEKTÖRLER ARASI DİYALOG DA ÖNEM KAZANIYOR.”

Fark Labs’e gelene kadar neler yaptın?

İTÜ Elektrik Mühendisliği okudum. Doğru da bir tercih oldu, soyut şeyleri daha iyi hayal edebiliyorum. Gördüğüm bir makinenin çizimini yapamazken elektrik akımının nasıl olduğunu çok daha hızlı kavrayıp hayata geçirecek şekilde işliyor kafam. Okulla beraber çalışmaya başladım. Delta Hava yollarında security olarak çalışıyordum. Sabah 3’te kalkıp işe gidiyordum, staj tadında işlerle iş hayatını deneyimliyordum, sonra da okula gidiyordum. Bu arada liseden beri hep spor oldu hayatımda. Efes yıldız takımında basketbol, okul takımında voleybol, arkadaşlarla futbol oynuyordum. Sakatlanınca bırakmak zorunda kaldım.

Mühendis olacaksın zaten.

Üçüncü sınıfta bir staj yaptım ve elektrik mühendisliği yapmak istemediğimi anladım. Ticari tarafta olmak bana daha uygundu. Koç Üniversitesi’nde MBA yaptım. Orası bir anlamda hayatımı şekillendirdi, o dönem yeni kurulan Koç.net’te çalışmaya başladım. İş geliştirmenin benim için en iyi pozisyon olduğuna o aralar karar verdim. Bu sayede önünüzdeki yelpaze açık oluyor. Kimi işine odaklanıp yaptığı işte uzman olmak ister, ben ondan sıkılırım mesela. Farklı projelerde, farklı insanlarla çalışmayı severim. Network oluşturmayı severim.

Karakter özelliğin, bugünün parçaları birleştiren insan ihtiyacı ile örtüşmüş.

Aynen öyle. Eğrisi doğrusuna geldi aslında. Şimdi ihtiyaç çok net görülüyor ama o dönemde iki tarafı zamk gibi yapıştıracak insanlar pek yoktu. Bu işin sadece teknikle kalmayacağı, tarafların birbiriyle konuşması gerektiği henüz çok açık değildi. Halbuki bugün sadece departmanlar arası değil, şirketler arası hatta sektörler arası diyalog da önem kazanıyor. Koç.net’de iş geliştirmeci olarak başladım, bugüne kadar da hemen hemen hep iş geliştirme yaptım.

Bugünlerin altyapısı orada oluştu.

Evet. Beni aldılar, araç takip sistemi çalışmıyor, gel bunu düzelt dediler. Sene 2005. Gerçekten de ayağa kaldırdık orayı. Oluşmamış bir pazarı oluşturup teslim ettik. Sonra ses teknolojileri üzerine çalıştık. Hayatımızda Shazam diye bir şey yokken ona benzer şeyler hayal ettik.

İhtiyaçlar görmek, hatta öngörmek ve olmayanı geliştirmeye çalışmak. Bayağı bir vizyon gerektiriyor.

Çok da yoruyor. Mevcut talebe yönelik bir şeyi satmaktansa ben hep mevcut olmayan bir şeyi anlatalım satalım, bu çok işlerine yarayacak gibi düşündüm hep. Sonra kendi danışmanlık şirketimi kurdum. Datanın önemini keşfettiğim bir dönemdi ve beni Comodif’e taşıyan yola girdim. Comodif’e önce dışarıdan danışmanlık yaptım, sonra kadroya katıldım.

Datanın önemini keşfetmen hangi döneme rastlıyor?

Geç uyanmış da olabilirim, 2013 yılı. Datadan nasıl farklı iş modelleri ve ciro yaratan işler çıkarırız diye düşünmeye başladığım dönemdi. Koskoca hava yolları şirketlerinin bile kendi satış datalarına hakim olmadıklarını gördüm. Halbuki data, özellikle de görünmeyen data son derece değerli çünkü görünür hale getirmek kolay değil.

Görünmeyen data ne demek. Bunu görünür hale getirmek ne demek?

Bizim işimizden örnek vereyim. Benim Bodrum’dan yola 6 saat önce çıktığımı, yolda çok hızlı bir şekilde araba kullandığımı ben hariç kimse bilmiyor. 6 saattir durmaksızın gittiğimi ve içinde kahveci olan bir benzin istasyonuna yaklaştığımı da bilmiyorlar. İşte bu görünmeyen data. Böyle bir data var, kimse bilmiyor ama artık Comodif gibi sistemler sayesinde bu datayı saptıyoruz ve hem akaryakıt istasyonuna, hem araç üreticisine hem de kahveciye iletebiliyoruz. Şimdilik bir birey ve üç farklı kurumdan bahsettim. Araç üreticisi Comodif aracılığı ile şunu söyleyebilir: Bir benzin istasyonuna yaklaşıyorsun. Bir benzin istasyonuna yaklaşıyorsun, içeride kahveci var, gir bir dinlen, kahven bizden.


“BENİM BODRUM’DAN YOLA ALTI SAAT ÖNCE ÇIKTIĞIMI VE HIZLI BİR ŞEKİLDE ARABA KULLANDIĞIMI BEN HARİÇ KİMSE BİLMİYOR. ALTI SAATTİR DURMAKSIZIN GİTTİĞİMİ VE İÇİNDE KAHVECİ OLAN BİR BENZİN İSTASYONUNA YAKLAŞTIĞIMI DA BİLMİYORLAR. İŞTE BU GÖRÜNMEYEN DATA. ARTIK COMODIF GİBİ SİSTEMLER SAYESİNDE BU DATAYI SAPTIYORUZ VE HEM AKARYAKIT İSTASYONUNA, HEM ARAÇ ÜRETİCİSİNE HEM DE KAHVECİYE İLETEBİLİYORUZ.

Akaryakıt şirketi, kahveci ya da araç üreticisi neden bu veriye kendileri ulaşmıyorlar? Comodif’e neden ihtiyaçları var?

Güzel soru. Bir kere doğru ölçmek ve işlemek kolay değil. Özellikle de büyük şirketler için. Çevik olmak gerekiyor. Comodif gibi yapılar bu açıdan avantajlı, tek işimiz bu. Ama daha da önemlisi, diyelim ki ölçtüler, bu dataya sadece kendi açılarından bakıyorlar. Halbuki yukarıdaki örnekte, hem benzin istasyonu, hem kahveci hem de araç üreticisi var. Yani ancak bir araya geldiklerinde fayda görebiliyorlar. Kahve bedava olduğu için sürücü benzin istasyonuna giriyor, benzinini oradan alıyor, alışveriş yapıyor. Kazan kazan dediğimiz felsefe tam da bu. Buna bankaları, sigorta şirketlerini, otomobil aksesuarı satan markaları, yedek parça satanları ekleyin. Ekosistem dediğimiz şey bu.

Comodif şu anda yolun neresinde?

Hem hayata geçen hem üzerinde çalıştığımız işbirlikleri var. Turkcell-Kopilot, TOFAŞ -Yol Arkadaşım, Renault-Motrio bunlardan üçü. Dediğim gibi ekosistem ne kadar büyürse fayda o kadar artıyor. Teknik olarak konuya hakimiz, ekosistemi büyütmek için çalışıyoruz. Telefonunuza bir mesaj geliyor, 4 yaşın üstündeki araçlara yedek parçada indirim diye. O sırada aracınızın bakımı gelmemişse sizi hiç ilgilendirmiyor. Ya da bakımınız gelmiş ama o sırada Oto Sanayi civarında değilsiniz. Boşa atılmış bir mesaj. Halbuki doğru ve gerçek zamanlı data ölçümü yapınca nokta atışı mesaj gönderiyorsunuz. Hem müşteri kazanıyor hem siz kazanıyorsunuz. Bir örnek daha vereyim. Bir araç sahibine durup dururken daha büyük bir araç alması için mesaj atmanın bir getirisi olmayabilir ama çocuğu olduğunda bu teklifin satışa dönüşmesi daha büyük ihtimal. Çocuğu olduğunu nasıl anlayacağız? Comodif’deki datamıza bakıyoruz ve haftasonları çocuk parklarında daha çok vakit geçirdiğini görüyoruz. Bunu araç üreticisindeki evlilik tarihi datasıyla birleştiriyoruz. Yine hem araç üreticisi hem de müşteri için doğru bir fayda çıkıyor ortaya. Buna çocuklar için araba aksesuarları satan markaları da ekleyin, fayda büyüyor.

Sigorta şirketleri bireye nasıl bir fayda sunuyor?

Onlar da iyi sürücüyü ödüllendirmek istiyorlar ama bunu yaparken kötü sürücüyü de kaybetmek istemiyorlar. Mesela hız limitlerine göre puan kırmak istiyorlar. Kurallara uyanın sigorta primini düşürmek istiyorlar. Ama bunu da doğru kurgulamak gerekiyor. Hız limiti 80, bizim adam 60’la gidiyor. Normalde bu adamın primini yükseltmemek gerek değil mi? Ama neyi bilmiyorsunuz, yolun geri kalanı duruyor, yani yoldaki herkes duruyor bu adam 60’la gidiyor. Sürücü muhtemelen emniyet şeridinde gidiyor. İşte bu datayı gerçek zamanlı ve doğru ölçebilmeyi gerektiriyor.
Bir örnek daha vereyim. Diyelim dolu yağdı, arabalar hasar gördü, herkes sigortaya gitti, para aldı. Peki araba dolu sırasında neredeydi? Sigortacının bunu bilmesi lazım ki gerçekten yalnızca doludan zarar gören araçlara ödeme yapsın. Bugün sigorta şirketleri bunu bilmiyorlar.

Bu anlattıkların özel hayatın gizliliği kavramını da akla getiriyor. Kimse bu kadar takip edilmek istemiyor.

Elbette, böyle bir mesele var. Ama tam da bu sebeple yaptığımız iş önem kazanıyor. Mesajları her an değil yalnızca ihtiyacınız olduğunda alıyorsunuz. Doğru hizmeti doğru bireyin önüne doğru zamanda sunarsak, ki Comodif’in nihai hedefi de bu, insanlar bunu almak isteyecektir.
Kaldı ki kanunlar düzenleniyor, kişisel veriler çok daha sıkı koruma altına alınıyor. İstemediğiniz anda mesaj almayı kesebiliyorsunuz. Bir yandan blockchain teknolojisi de gelişiyor. Birey bütün datasını belli bir yerde toplayacak, istediği zaman açıp kapatabilecek.

Bağlantılı olmak zorundayız diyorsun.

Yalnızca iş için değil, hayat için de. İnsanlar başkalarıyla etkileşim içinde olmadıkları sürece daha kenara itilmiş, daha dışlanmış bulacaklar kendilerini. Spritüel olarak da buna inanıyorum. Her şeyin birbiriyle etkileşim halinde, insanlar da kendi hayat döngülerini, kültürlerini ve sosyal yaşamlarını buna göre düzenlemek zorunda. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız, iyilik iyiliği kötülük kötülüğü çoğaltacak.

Röportaj; Zeynep Güven Ünlü

ASIL SORU “NASIL YAPARIM” DEĞİL, “NEDEN YAPIYORUM” OLMALI

Evren Yazıcı/ CSUM / DUCKT – Endüstriyel Tasarımcı 

Küçücük bir çocukken karakalemle çizdiği ilk otomobil resmi üç boyutluydu. İlkokulda yaptığı yağlıboya tablolar okul müdürünün odasına asılacak kadar güzeldi. Mimar Sinan Endüstriyel Tasarım bölümünü birincilikle bitirdi ve Fark Labs bünyesindeki CSUM’ın  tasarımcıları arasına katıldı. Çıtayı yükseğe koyan ve dünya çapında bir tasarımcı olmak için çalışan Evren Yazıcı, Bursa’da orta hali bir aile başlayan hayatının, Fark Labs’in içinden doğan scooter sarj istasyonu DUCKT’a nasıl geldiğini anlatırken genç tasarımcılara da ilham veriyor.

En baştan başlayalım, nerede nasıl bir ailede doğdun?

95 yılında Bursa’da doğdum. Orta gelirli, dört kişilik bir ailenin ilk çocuğuyum. Annem kardeşim doğduktan sonra emekli oldu, babam çeşitli işler yaptı, kısaca esnaf diyebiliriz.

 

Tasarıma ilgin ne zaman başladı?

İlk resim yeteneğimin keşfedilmesi ilkokula başlamadan olmuş. Çocuklar araba çizer ya, iki tekerlek, üstüne bir araba gövdesi. Ben ilk arabamı direkt 3 boyutlu çizmişim. Ailem nesneleri 3 boyutlu algılama becerimi ilk orada anlamış. İlkokul 2’de resim öğretmenim de çizimlerimi fark etti. Okul sonrası üstün yetenekli çocukların gittiği bir bilim sanat akademisine gitmeye başladım. Her gün 3-4 saat orada resim yaptım. Sulu boya, pastel, karakalem… hepsini öğrendim.

 

Ressam da olabilirdin ama tasarımı seçtin. O yol ayrımı nasıl oldu?

Olabilirdim ama resimden çok hoşlanmadım. Yaptığım tablolar okul duvarlarına, müdürün odasına asıldı. Sergilere, yarışmalara gitti, ödüller aldım. Daha sonra yetenek sınavıyla Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi’ne girdim. Ama burada yaptığım işler, bilim sanat akademisinde gördüğüm her şeyin tekrarı gibiydi. Lisede ilkokula geri dönmüş gibi oldum. Bu da resimden soğuttu beni. Karakalemi, teknik çizimi hep daha çok sevdim.

 

Sonra Mimar Sinan Endüstriyel Tasarım’a girdin.

Üniversite için özel yetenek sınavına girdim. Benim girdiğim sene 10 bin kişi girmişti sınava. Bir ön elemeden geçtik, 1000 kişi kaldık. Sonra tekrar bölüm sınavları yapıldı. Marmara Üniversite’sini birincilikle girdim. Mimar Sinan’ın sınavında birinci olamadım ama orayı da birincilikle bitirdim.

Birinci olmak gibi bir takıntın mı var?

O da var, hırs da var. Üniversiteden mezun olurken kafamdaki hep şu vardı: Biz buradan 30 kişi mezun olacağız. Ne yaparım da onların arasından parmakla gösterilen kişi olurum. Bir şeyi yapmak istiyorsam kendi kendime rekabet yaratırım. Bir şey 10 saatte mi bitecek, ben onu 7 saatte bitirmeye çalışırım.

 

Endüstriyel tasarıma geçme kararın nasıl oldu? Endüstriyel tasarım nedir sorusunun cevabını kafanda nasıl verdin?

Bu sorunun cevabını lise boyunca araştırdım. Tablo yapmak istemiyordum, daha fayda sağlayan şeyler yapmak istiyordum. İç mimarlık, grafik tasarım ve endüstriyel tasarım okuyabilirdim. İç mimarlık da güzeldi, ama endüstriyel tasarım okursam iç mimarlığı da yapabileceğimi gördüm. Endüstriyel tasarımda maliyetten kullanıcı deneyimine, üretimden malzemeye her şeyi öğreniyorsun.

Ben şimdi bir uzay mekiği de tasarlayabilirim, eğitimim bana bu yetkinliği sağladı.

 

Okul bitince ne yaptın, CSUM’a giden yolda nerelerden geçtin?

İlk işim CSUM’da tasarımcılık olsa da öncesi var. Birinci sınıftan itibaren işlerini beğendiğim insanlarla tanışmaya çalıştım. Onların yanında staj imkanlarını zorladım. Üretiyor olmak bence dünyanın en güzel şeyi. Bir amacın oluyor. O tadı erken yaşlarda alınca bütün yazlarımı çalışarak geçirdim. Uzaktan kuzenim Özge Akbulut beni Ahu Serter’le tanıştırdı. Ahu hanımı yakaladım ve hedeflerimi anlattım, bir daha da peşini bırakmadım. İnatçılık doğru kelime mi bilmiyorum ama hedefi koyunca sonucu alana kadar peşini bırakmıyorum.

 

Hedef neydi?

Birinci sınıf tasarımcı olmak, dünya çapında işler yapmaktı. Ama Ahu hanım beni bağlantılı araç platformu Comodif’e yönlendirdi. Orada Comodif’te kurucu ortağı Gökşen Atalay’la tanıştık. Girişimcilik ruhunun nasıl bir şey olduğunu ondan öğrendim. O sırada Comodif sürekli olarak bir şeylerin denendiği bir start-up’tı. Üç kişi Farplas’ta bir container’da çalışıyorduk. Orada Gökşen abinin hep bir şeyleri doğru yapabilme isteğini gördüm. Bir şey yapacağım ama o işi nasıl doğru yapacağım. Bunu da ben kendime örnek aldım. İş yaşamında kazandığım bu bakış açısı okuldaki başarıma çok katkı sağladı aslında. Birinci olarak mezun olduysam bunda iş deneyiminin çok etkisi var.

 

YETENEK, HIRS, İYİ İNSAN İLİŞKİLER, ÖZGÜVEN… BAŞARI İÇİN BUNLARIN HEPSİ GEREKİYOR. AMA TASARIMDA, ASLINDA BELKİ HER İŞTE, BİR İŞİ NASIL YAPARIM DİYE SORMADAN ÖNCE BU İŞİ NEDEN YAPIYORUM DİYE SORMAK GEREKİYOR. ORADA TATMİN EDİCİ BİR CEVAP BULUNCA DİĞER HER ŞEY DAHA KOLAY AKIYOR.

 

Yeteneklisin, hırslısın, girişkensin, özgüven sahibisin. Sen başarılı olmayacaksın da kim olacak!

Arada başka başarılar da var aslında. Contemporary İstanbul’da Arçelik için bir geri dönüşüm projesi yaptık. Bir ara acaba oraya mı yönelsem diye düşündüm ama Gökşen abiyle kalmayı tercih ettim. Bu arada Fark Labs’in içinde CSUM oluşmaya başladı. Burada tasarımcı olarak çalışmaya başladım. Başarı demişken, yetenek, hırs, iyi insan ilişkileri, özgüven… Doğru, bunların hepsi gerekiyor. Ama tasarımda, aslında belki her işte, bir işi nasıl yaparım diye sormadan önce bu işi neden yapıyorum diye sormak gerekiyor. Orada tatmin edici bir cevap bulunca diğer her şey daha kolay akıyor.

 

Özgüven bir kişilik özelliğin mi, yoksa işindeki yetkinliğinden mi geliyor?

Kesinlikle etkisi var. Kendi arkadaşlarım, yaşıtlarım arasında iyi olduğumu biliyordum. Özgüven, bir işte çuvalladığın zaman, ben bunu beceremedim diyebilmeyi de sağlıyor. Klasik bir söz olacak ama yanlış yapmıyorsan bir şey öğrenmiyorsun demektir. Her şeyin doğru olduğu bir senaryoda aslında farklı bir şey yapmıyorsun. Daha önce bildiklerini tekrarlıyorsun ki doğru gidiyor.

 

CSUM, yani Creative Solutions for Urban Mobility. Mobilite alanına ilgi duyuyor muydun?

İşte o ilginç oldu. Arabalara hiçbir zaman özel ilgim olmadı, hatta otomotiv sektörüne hiç girmeyeceğim diyordum.

 

OTOMOTİVDE ÇOK BÜYÜK BİR PROJE BAĞLAMI VAR. SEN BİR TASARIMCI OLARAK YILLARINI VERMEDİĞİN SÜRECE KİLİT KİŞİ OLAMIYORSUN. OTOMOBİLİN SADECE KÜÇÜK BİR KISMINI TASARLIYORSUN. O ZAMAN KİLİT KİŞİ OLABİLECEĞİM BİR SEKTÖRE YÖNELMELİYDİM.

 

O neden?

Otomotivde çok büyük bir proje bağlamı var. Sen bir tasarımcı olarak yıllarını vermediğin sürece kilit kişi olamıyorsun. Otomobilin sadece küçük bir kısmını tasarlıyorsun. O zaman kilit kişi olabileceğim bir sektöre yönelmeliydim. Gerçi otomotiv ve mobilite farklı şeyler. Mobilitede tasarımcının rolü de farklı. Ben Comodif’te yaşadığım girişimci ruhunu tasarımdaki yetkinliğimle birleştirmek istedim.

 

DUCKT PROJESİNE HANGİ PROBLEMİ ÇÖZERSEK FARK YARATIRIZ DİYE DÜŞÜNEREK BAŞLADIK. HATTA EN BAŞTA BİR SCOOTER TASARLAYALIM DİYORDUK. SEKTÖRÜ ANALİZ EDİNCE BİR ŞARJ İSTASYONUNUN DAHA ACİL BİR İHTİYAÇ OLDUĞUNU GÖRDÜK. DOĞRU SORULARI SORDUĞUNUZ ZAMAN İHTİYACI TANIMLAMAYA BAŞLIYORSUNUZ. BİRİNCİL HEDEF İNSANLARIN İHTİYACINI KARŞILAMAK.

 

Fark Labs’te hayata geçirdiğiniz DUCKT projesiyle bir anlamda hayaline kavuştun o zaman.

Aynen öyle. DUCKT’a kendi işimiz gibi yaklaştık. Bir hayal kurduk, inandık ve  kendi zamanımızdan, hayatımızdan fedakarlık ederek o hayale ulaştık. DUCKT “bu işi nasıl yaparız” diye başlamadı. “Mobilite alanında hangi problemi çözersek fark yaratırız” diye düşünerek başladı. Hatta en başta bir scooter tasarlayalım diyorduk. Sektörü analiz edince bir şarj istasyonunun daha acil bir ihtiyaç olduğunu gördük. Doğru soruları sorduğunuz zaman ihtiyacı tanımlamaya başlıyorsunuz. Birincil hedef insanların ihtiyacını karşılamak.

 

Resim senin için çok eskilerde kalmış ama yine de merak ediyorum. En sevdiğin ressam kim?

Net olarak Loenardo da Vinci. Lisede hep önce ustaları taklit edin sonra kendi çizginizi ekleyin derlerdi. Benim oradaki ustam Da Vinci’ydi. Çok temiz, mekanik çizimleri olan bir sanatçı. Onu hep kendime örnek alarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Zaten benim çizimlerim de hep mekanik oldu. Ayrıca kafasını her şeye açmış bir insan. “Never stop exploring / keşfetmekten vazgeçme” kendime seçtiğim motto. Her zaman yeni bir şeyler öğrenmek benim tutkum.

Geleceğin otomobilleri dört tekerli yazılımlar olacak

Ömer Özgür Çetinoğlu / Tofaş, Bilgi ve İletişim Teknolojileri Direktörü

 

Ömer Özgür Çetinoğlu, otomotiv sektöründe değişen insan kaynağının en çarpıcı örneklerinden. Hiç otomotiv deneyimi olmadığı halde, üç yıl önce Tofaş’ın üst yönetimine katıldı ve sektör dışından gelen ilk CIO (Chief Information Officer) oldu. Bugün pek çok stratejik kararda imzası ve dijital dönüşümde hatırı sayılır payı var. Çetinoğlu, Tofaş’ın mobilite alanındaki önceliklerini, geleceğin araçlarıyla ilgili öngörülerini, birbiriyle konuşan akıllı ev tasarlama hobisini Fark Labs Blog’da anlattı.

 

Klasik bir otomotivci profili vardır: Mühendis olabilir ama satıştan da gelebilir. Takım elbiseli, orta yaşlı, erkektir. Şimdi otomotiv mobiliteye dönüşürken bu profil nasıl değişiyor?

Bilişim sektöründe 28 yılı tamamladım ama yalnızca üç yıldır otomotiv sektöründeyim. Artık otomotivdeki değişimlerin çoğu sektörün dışından geliyor. Düşünün, Tofaş gibi bir şirket, kendi geleceği ile ilgili stratejik kararları alacak yöneticisini atarken, otomotivi bilmeyen birini seçebiliyor. Sorunuzun cevabı burada yatıyor. Özellikle de dijital teknolojiler çok öne çıkıyor. Yeni profil, otomotiv sektörünü anlayacak ama esas olarak diğer sektörlerin otomotivle olan ilgisini doğru bir şekilde kurgulayacak. Ben de müdür atamaları yaparken farklı sektörlerinden profesyonelleri tercih ettim. Özellikle telko, finans ve sigorta sektörleri otomotivle en yakın ilişkide olması beklenen sektörler.

 

Tofaş’ta mobilite konusunda neler yapıyorsunuz?

Otomotiv sektöründe zaten öne çıkan yeni trendler var. Kısaca CASE dediğimiz, bağlantılı, otonom, paylaşımlı ve elektrikli araçların hepsindeki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. OEM (Original Equipment Manufacturer) olarak yalnızca bizler değil, filo yönetimi yapan distribütörler, araç kiralayan büyük şirketler, bayiiler, Farplas gibi tedarikçiler, Telco’lar da kendilerine bu ekosistemde bir yer arıyor. Tofaş’ta üç ana veri omurga belirledik: Müşteri omurgası, ürettiğimiz araçların omurgası ve Tofaş ailesinin verilerini tuttuğumuz çalışan omurgası. Omurgayı her türlü veriyi toplayan IoT bilgi bankaları gibi düşünebilirsiniz. Bu üç omurgayı düzgün bir şekilde oluşturup bunlar arasındaki ilişkileri de netleştirdiğiniz zaman ortaya farklı iş modelleri çıkıyor. Bu modelleri iyi kurguladığınızda da mobilite alanında yenilikçi işler yapmaya başlıyorsunuz.

 

“MOBİLİTE DEDİĞİMİZ ZAMAN, BUNLARIN HER BİRİSİNİN ARKASINDA BİLİŞİM TEKNOLOJİSİ VAR. YAZILIM ARTIK ARACIN KALBİ OLMAYA BAŞLIYOR. HATTA BEN ŞÖYLE DİYORUM: YARININ ARAÇLARI DÖRT TEKERLEKLİ SOFTWARE’LER OLACAK. TOFAŞ OLARAK STRATEJİ ÖNCELİKLERİMİZ VAR. BAĞLANTILI ARAÇLAR BUNLARDAN BİRİ. BAĞLANABİLİRLİK OLMADAN BU EKOSİSTEMDEKİ HİZMETLERDEN HİÇ BİRİNİ VEREMİYORSUNUZ”

 

Hem Tofaş hem kişi olarak siz mobilitenin önemini ne zaman kavradınız?

Tofaş zaten Fiat’la bu konuda çalışıyor. Onların da birçok projesi var, gelişmeleri dünyayla eşzamanlı takip ediyoruz. Ben ve ekibim bir hızlandırma görevi gördük. Mobilite dediğimiz zaman bunların her birinin arkasında bilişim teknolojileri var. Yazılım artık aracın kalbi olmaya başlıyor. Yazılım kodlarının satırları her gün daha fazla artıyor. Daha da artacağını öngörüyoruz. Hatta biraz abartarak şöyle diyorum: Yarın araçlar dört tekerli software’lere dönüşecek.

 

 

Stratejik öncelikleriniz neler?

Bağlantılı araçlar bunlardan bir tanesi. Çünkü bağlanabilirlik bu işin temeline oturuyor. Bağlanabilirlik olmadan bu ekosistemdeki hizmetlerin hiçbirini veremiyorsunuz. Araçtan gelen verileri alacak, anlık olarak yorumlayıp kararlar alacak ve bunları hem üreticilere hem de müşterilere bir değer önermesi olarak sunacak yazılımlara ihtiyaç var. Bu da platform çözümleriyle oluşuyor. Araçtan veriyi al, bunu bir platformda işle, buradan değer üret. Bu kurguyu oluşturduk, şimdi diğer süreçleri kurgulamaya çalışıyoruz.

 

Comodif’le yaptığınız Fiat Yol Arkadaşım bu kurgulardan biri mi?

Comodif’le henüz start up aşamasındayken çalışmaya başladık, Fiat Yol Arkadaşım iki yıldır süren bir proje ve Tofaş’ın ilk start up çalışma kültürlerinden biri olduğu için önemli. İki taraf da birbirinden çok şey öğrendi. Pazarda ses getirdik, başka firmalara örnek olduk. Farklı iş fırsatlarını da birlikte araştırıyoruz.

 

Büyük şirketlerin start up’larla iş yapması sürecek bir trend mi yoksa iç girişimlerinizi mi oluşturacaksınız?

Bu şirketten şirkete, endüstriden endüstriye değişir. Otomotiv özelinde bakarsak mutlaka kendi start up’larımızı oluşturmamız gerekiyor. Bunun için de kendi risk sermayesi şirketlerimizi kurmamızda fayda var. Kendi fonumuzu oluşturup start-up’lara direkt yatırım yapmak doğru model. Benim görüşüm bu.

 

“KİŞİSEL GÖRÜŞÜM, OTONOM ARAÇLAR ÖNCELİKLE FIRST MILE / LIST MILE ÇÖZÜMLERİNDE KULLANILACAK. MESELA OTELE GİTTİNİZ, ARABANIZI VALE’YE VERMEYECEKSİNİZ, ARAÇ KENDİ KENDİNE PARK EDECEK. BUNLAR ZATEN YAPILIYOR. DAHA İLERİSİNİ HAYAL EDELİM: TAKSİM’E GİTTİNİZ, ARABANIZ BAĞLANTILI OLDUĞU AĞ ÜZERİNDEN EN YAKIN PARK YERİNİ BULACAK, BİLETİNİ KENDİ ALIP PARK EDECEK, İŞİNİZ BİTİNCE İSTEDİĞİNİZ YERDEN SİZİ ALACAK. BU OTURDUKTAN SONRA UZUN YOLLARI OTONOM OLARAK KAT EDECEK. OTONOM TEKNOLOJİLER İLERLEDİ AMA İŞ GÜVENLİK, HUKUKİ BOYUTLARINI ÇÖZMEK KOLAY DEĞİL.”

 

Yakın / uzak gelecekle ilgili öngörüleriniz neler? Mesela otonom ya da elektrikli araçlardaki gelişmeler nasıl ilerleyecek.

Farklı iddialar var. Benim şahsi görüşüm, otonom araçların öncelikle first mile / last mile çözümlerinde kullanılacak olması. Mesela otele gittiniz, arabanızı vale’ye vermeyeceksiniz, araç kendini kendine park edecek. Sonra çıkışta bekleyeceksiniz, otomobiliniz kendisi gelecek gibi. Trafiğe çıkmadan otonom olmak şimdilik daha mümkün görünüyor. Çünkü trafik için çözülmeyi bekleyen hem teknik hem regülasyon anlamında çok fazla sorun var. Daha ilerisini hayal edelim: Taksim’e gittiniz, arabanız bağlantılı olduğu ağ üzerinden en yakın park yerini bulacak, biletini kendi alıp park edecek, işiniz bitince istediğiniz yerden sizi alacak. Bu oturduktan sonra uzun yolları otonom olarak kat edecek. Otonom teknolojiler ilerledi ama işin güvenlik, hukuki boyutlarını çözmek kolay değil.

 

Sorunlar ve çözümler eş zamanlı yürüyor. Her şeyi dört dörtlük yapıp ortaya çıkmaktansa problemler önümüze geldikçe çözüyoruz. Scooter’larda mesela öyle oldu.

Scooter  otonom değil tabii, onu kendiniz kullanıyorsunuz. Orada free-floating (serbest dolaşım) denilen sistem var. Araçlar şehrin çeşitli yerlerine gelişigüzel dağılmış durumda. Elinizdeki uygulama kiralayacağınız aracın yerini gösteriyor. Kullanıp yine istediğiniz yere bırakıyorsunuz. Bu dünyada da en uygun araç kiralama modeli. Onun da şöyle sorunları oluyor: Şehir içinde homojen dağılmıyor araçlar. Belli yerlerde öbeklenebiliyorlar. Bu sefer tekrar dağıtmak gerekiyor, maliyet artıyor vs. Ama bu aşılacak. Free-float çok gündemde olan bir konu. Firmalar da buna girmek için yatırım yapıyorlar. Biz de OEM olarak bu firmalara, bu tür hizmetleri verebilecekleri, bağlanılabilir altyapısı olan araçlar verebilmemiz lazım. Kendimiz de buralara girebilir miyiz, ona da bakıyoruz.

 

Elektrikli araçların geleceği.

Orada hep, pil – menzil – şarj konusu öne çıkıyor.  Evet pil bir konu ama ben bunu engel olarak görmüyorum. Çünkü eninde sonunda çözülecek. Günlük sabit bir mesafe kat ediyorsanız ve rotanız da belliyse elektrikli araç çok uygun, çünkü yaptığı kilometre belli.Zaten 300-350 kilometrelere çıkılabiliyor şu anda. Ama müşteri elektrikli araç kullanayım diye değil, uygun maliyetlerle araç kullanmayı istiyor.Tabii ki bu konuda bastıran çevrecilerin sayısı artıyor ama genel müşteri profilinin az bir kısmını oluşturuyor. Şunu da unutmamak lazım, elektrikli aracın pilini üretirken fosil yakıt kullanıyorsunuz. Dünya o kadar iç içe geçmiş bir enerji silsilesi içinde ki. O yüzden temiz batarya üretebilecek teknolojiler bulmamız lazım. O zaman gerçek çevrecilik yapmış oluruz. Bu konuda da çalışmalar yapıyoruz.

 

Bir süre sonra fosil yakıt kalmayacak zaten.

Keşke temiz enerjiler için daha çok kafa yorsak. Dünya her geçen gün daha fazla ısınıyor. Bunu çözemiyoruz. Öte yandan dünyada bütün ekonomik sistem bunun üzerine kurulmuş ve yürüyor. Ama eninde sonunda değişecektir,  biz veya bizden sonraki nesiller bu değişimi hayata geçirecek.

 

“SEKİZ SENE ÖNCE, DÖRT FARKLI ŞEHİRDE BULUNAN EVLERİMİ BAĞLANTILI HALE GETİRMEYE BAŞLADIM. BUGÜN 600 CİHAZ ÜZERİNDEN BÜTÜN EVLER BİRBİRİYLE KONUŞUYOR. EVİN HER TÜRLÜ OTOMASYONUNU AKILLI HALE GETİRİP HEM YAŞAYAN DENEYİMİNİ ARTIRIYORUM HEM DE BU TEKNOLOJİLERİ KULLANARAK ENERJİ TASARRUFU SAĞLIYORUM. EN SON ÇİÇEKLERİ BAĞLANTILI HALE GETİRDİM, SU VE GÜBRE İHTİYAÇLARINI BİLGİ VERİYORLAR. ONLARIN DA YAŞAM KALİTESİ ARTTI.”

 

Mobilite bir yana siz de çok “connected” bir insanmışsınız, değil mi? Evinizde her şey birbiriyle “konuşuyor”.

Evet. Bu konuda hiç mütevazı olmayacağım. Zaman zaman yaşadığım dört farklı ev, yaklaşık 600 cihaz üzerinden hem kendi içinde hem de aralarında birbirine bağlı. Evin her türlü otomasyonunu akıllı hale getirip hem evde yaşayan deneyimini artırıyorum hem de bu teknolojileri kullanarak enerji tasarrufu sağlıyorum. Elektrik faturalarım mesela yarıya düştü. Yaptığım yatırımın geri dönüşü 2-3 seneyi bulur ama neticede bu benim hobim. Boş vakitlerimde sürekli başka neyi neye bağlarım diye düşünüyorum. En son çiçekleri bağlantılı hale getirdim. Çiçekler su ve gübre ihtiyaçlarını kendileri bana bilgi veriyorlar. Onların bile yaşam kalitesi arttı. Bunların algoritmalarını da kendim geliştiriyorum. Evdeki kombinin ne zaman çalışıp ne zaman kapanacağını öğreterek oradan da tasarruf elde ettim. Yani sadece bağlamıyorum, yapay zeka bazlı algoritmalarla kendi kendilerine karar almalarını da sağlıyorum.

 

Ne zaman başladınız?

Sekiz sene önce. O zamanlar çok az bağlantılı ev vardı. Bir firma buluyordum, ürünlerini çok sevip alıyordum, bir bakıyordum firmayı Samsung almış, Google almış. İyi firmaları seçmişim yani. IoT aslında hepsi, Internet of Things. Her şey birbiriyle bağlantılı. Arabayla evdeki ışığı bile bağladım. Önce evdeki ışıkları birbirine bağlayarak başladım.. Isıtma soğutma sistemlerini yapay zekayla lokasyon bazlı çalıştırıyorsunuz. Haftada iki gün Bursa’ya gidiyorum. Şu anda evde kalorifer çalışmıyor ama Bursa sınırlarına girdiğim anda sistem eve geleceğimi anlıyor ve ısıtmaya başlıyor. Sabah panjurların kendi kendine açılmasıyla uyanıyorum. Hava güneşliyse panjur kendi kendine açılıp evin ısınmasını sağlıyor. Kapı çaldığı zaman kulağımda kulaklık varsa mesela, kulağıma bir uyarı geliyor. Sus sızıntısı varsa bir alarm çalışıyor. Deprem sensörü var. Öncü sarsıntıları anlayıp bütün ışıkları yakıyor, bütün apartmana uyarı yolluyor. Evden çıkarken yağmur, kar, güneş ihtimallerine göre koridorda farklı renkler yanıyor.

 

Mesleki bir deformasyon mu bu?

Aslında hayat tarzı. Mobilite ve bağlantı benim hayat tarzım. Bir de hayattaki meraklarım neler diye baktığımda, değişime çok açık bir insan olduğumu görüyorum. Her gittiğim şirkette bir şeyleri değiştirmeye çalışırım. Bir işi nasıl farklı yapabilirim onu araştırırım. Ekip arkadaşlarımı da öyle yönlendiriyorum.

 

Sosyal anlamda da bağlantılı olmanın önemine inanır mısınız?

Bir şey söyleyeceğim inanmayacaksınız, bağladığım insan sayısı o kadar çok ki. Çok fazla nikah şahitliğim var, tanıştırdığım, benim girişimimle evlenen çok arkadaşım oldu.

 

New York’ta Tofaş olarak aldığınız iki ödülle bitirelim mi?

Bilgi ve İletişim Teknolojileri çözümleri, ICMG Architecture / Küresel Dijital Mimaride Mükemmeliyet Ödülleri tarafından iki farklı kategoride birincilik ödülüne layık görüldük. Türkiye’den bir marka ilk defa alıyor bu ödülü. Bir Türk firması, Silikon Vadisini geride bıraktı, o açıdan çok heyecan verici.

 

Röportaj: Zeynep Güven Ünlü

“Hem 100 Metre Koşuyoruz, Hem Maraton”

İffet İyigün Meydanlı – Farplas /  Fark Labs İnovasyon Direktörü

Alçakgönüllü, bildiğini paylaşan, bilmediğini öğrenmeye çalışan, gençlere, kadınlara ve eğitime inanan, sabırlı, uzun soluklu işlerin insanı, liderlik ettiği işlerde bile uyumlu bir ekip çalışanı… Bunlar kendini tarif ettiği sözleri. Bir de sohbet koyulaşınca anlattıkları var. Farplas İnovasyon Direktörü ve Fark Labs’in temel taşlarından İffet İyigün Meydanlı, liderliğe bakışını, en çok neye kızdığını, gençlerden öğrendiklerini, iş dışında yaptıklarını, evinin mutfağında olmaktan aldığı keyfi, 2020’de çıkarmayı planladığı kitabını anlattı. Hatta “öyle bir şey söyleyin ki sizi yakından tanıyanları bile şaşırtın” sorusunu bile yanıtladı.

 

En sevdiğiniz inovasyon tanımı nedir?

Sorunla çözümün bir araya gelip değer yarattığı süreç ve sonuç. Ancak yol haritanız belli değil, bütün süreç belirsizlik içinde şekilleniyor, çünkü yeninin peşindesiniz.

 

Sorunlar da çözümler de hayatımızda hep var. Neden son dönemde inovasyonu daha çok konuşuyoruz?

Artık şirketler de insanlar da farklılıklardan kazanıyor, farklılaşmaları gerekiyor. Eskiden sadece üretebilmek yeterliydi. Herkes üretebilmeye başlayınca, rekabet kaliteli üretimde olmaya başladı. 90’larda kalite trendinin yükselmesi bu yüzdendi. Ama artık bunu da herkes yapabiliyor. Şimdi ne yapmak lazım? İşte inovasyon, bu noktada devreye giriyor. Artık rekabet yenilik üzerine kurgulanıyor, kişiye dokunabilmeniz gerekiyor. Bir de insanların ihtiyaçları ve bunlara çözüm üreten teknolojiler de son dönemlerde çok hızlı gelişti.

 

Bundan sonraki aşama ne olabilir?

Bundan sonrası kişisel deneyim ve hikaye yaratabilmek olacak. Onu sağlayabilenler, başka türlü düşünebilenler ayakta kalacak. Sorunu çok ucuza çözebilenler, dokundukları alanı genişletebilenler, mesela sağlık sorunlarını evde çözebilenler.  Sonra iş modeli anlamında yenilik getirebilenler ayakta kalacak. O aşamaya da geldik aslında. Şirketler şimdi bu çözümlerin peşinde.  Bunun için de ekosistem içinde birlikte değer yaratabilme yeteneğini geliştiren kişi ya da organizasyonlar gerekecek.

 

EKELTRİKLİ ARAÇLARI KONUŞUYORUZ, ÖNGÖRÜLER 2030’LARDA ANCAK ÜÇTE BİR ARACIN ELEKRİKLİ OLACAĞINI GÖSTERİYOR. OTONOM ARAÇLAR İÇİN DAHA UZUN BİR VADE GEREKİYOR. GELİŞİMİ ÇOK HIZLI OLSA DA UZUN SOLUKLU İŞLER BUNLAR. BU İKİ FARKLI RİTMİ NASIL YAKALAYACAĞIZ? HEM 100 METREYİ HEM DE MARATONU NASIL KOŞACAĞIZ? FARK LABS’TE BUNA UYAN YENİLİKLER, İLKLER BULMAK ZORUNDAYIZ. SON DERECE HEYECAN VERİCİ.

 

İnovasyon süreci belirsizliklerle dolu dediniz. Sizin bütün iş hayatınız belirsizlikle savaşarak mı geçti?

Kesinlikle. Benim iş hayatımın başlangıcı AR-GE, sonra inovasyon. Geleceğe bakıyorsanız, yeni bir şey yapıyorsanız, aslında içinde belirsizlik olmama ihtimali yok. Çünkü geleceği tasarlıyorsunuz bu süreçlerde. Orada ne kadar öngörülüyseniz, ne kadar iyi adım atabiliyorsanız, yarattığınız hayale o kadar yaklaşıyorsunuz. AR-GE planlamasıyla ilgili hep şunu söylerim: Görebildiğiniz yer neresi? Bir tepe. Ama arkasında ne olduğunu bilmiyorsunuz. Deniz mi var, ikinci bir tepe mi var, çöl mü var? Tepenin arkasına gitmek istiyorsunuz ama yanınıza almanız gereken malzeme; denizi geçmek için mi, çölü geçmek için mi… onu başta planlayamayabiliyorsunuz. Belirsizlikle baş etmek gerekiyor. O yüzden AR-GE içinde olanlar, belirsizliği iyi yönetmek zorundalar. Tahmin etmek, sinyalleri doğru okumak ve tecrübeleriyle şekillendirmek zorundalar.

 

İşinizden kişiliğinize, kişiliğinizden işinize ne taşıyorsunuz?

AR-GE’ye girişim biraz da tesadüf eseri. 1992’de yılında ABD’de yüksek lisans yapıp Türkiye’ye döndüm. İlk iş görüşmemi, ABD’de tanıştığım Arçelik AR-GE ekibi ile yaptım. Onlar da gel başla deyince fazla düşünmedim. Arçelik o günlerde Türkiye’nin en büyük şirketi. Yeni bir AR-GE merkezi kuruyorlar, Türkiye’nin ilk AR-GE merkezi… Hepsi çok cazipti. Uzun soluklu işleri seviyorum. Yüksek hedefleri olan bir amacım olması gerekiyor. Dolayısıyla AR-GE ve inovasyon benimle örtüşüyor. Sabırlıyım, belirsizliklerle iyi baş edebildiğimi düşünüyorum. Detaylı planlama, alternatif düşünme, onları entegre edebilme becerim var. Bunlar AR-GE projelerini yönetmek için gerekli. Başka bir yerde olamazmışım. Bunlar benim işe kattıklarım. İşin bana kattıkları da, sürekli yenilenme konusundaki pratik oldu. AR-GE’de sürekli bir yerde kalmanız mümkün değil, hep yeniden öğrenme var. Mesleğim, hayata ve yeniliklere uyum konusunda daha çevik yaptı beni.

 

Ekipleri bir arada tutma konusunda da inovatif bir yaklaşımınız var mı?

AR-GE; farklı insanlar, farklı düşünceler, farklı alışkanlıklarda olanları bir arada tutmayı gerektiriyor. Çok farklı insanlarla çalıştım, onları dengede tutabildiğimi gördüm. AR-GE yönetmek, hepsi orkestra şefi olan bir orkestrayı yönetmek gibi. Hepsi bütün sesleri duyuyor. Çok yönlü insanların bir arada olmasını sağlamak, o kadar kolay olmaz, hele de tek amaç için çalışmalarını sağlamak yani uyumlu ses çıkartmak. Ama imkansız değil. Fark Labs’in hedeflerinden biri de bu zaten. Birlikte bir şeyleri başarma tutkusu, insanları birbirine bağlıyor. Arçelik’te işe başladığım ilk yıllar çok parlak ve heyecanlıydı. Şimdi aynı heyecan Fark Labs’te de var. Burada o havayı tekrar yakalayabileceğimize inanıyorum.

 

“TÜRKİYE’DE HERKES KENDİ DUVARINI ÖRMEYE ÇALIŞIYOR. BİRİSİNİN YARIM BIRAKTIĞI BİR DUVARI TAMAMLAMAK YA DA BÜYÜK BİR HAYALİN KÜÇÜK DE OLSA PARÇASI OLMAK, KİMSEYE YETMİYOR. BU YÜZDEN BİRBİRİMİZİN YANLIŞLARINA DAHA ÇOK ODAKLANIYORUZ. HALBUKİ BÜYÜK İŞLERİ TEK BAŞINIZA YAPAMIYORSUNUZ. İYİ BİR LİDER, BU NOKTADA DA KENDİNİ GÖSTERİR, LİDERLİĞİ BİR EKİP ÜYESİ OLARAK DA YAPAR”

 

Çoğunlukla sakin görünüyorsunuz. Sizi ne kızdırır?

Yanlış yapmaya kesinlikle kızmam. Ama yanlışta ısrar edilmesi ve bilgiye saygı duyulmaması, beni çileden çıkartabiliyor. Ekip çalışanı olmamak mesela, beni üzer. Kızdığım konuların özünde bunlar var. Bilgiye saygı duyulmasını isterim. Çünkü ben bilmediğimi hiçbir zaman saklamam, öğrenmeye çabalarım. Bildiklerimi de zaten paylaşırım. Onların dikkate alınmaması beni kızdırır.

 

Elinizden hiç geçmediyse iki kuşak geçti değil mi? Gençlerle ilişkiniz nasıl?

Genç nesillerle iyi anlaştığımı düşünüyorum. İşe aldığım kişiler, neredeyse benim çocuklarım yaşında. En azından onlardan aldığım geri bildirim, gerçekten uyumlu bir iş arkadaşlığımız olduğu yönünde. Öğreten insan rolüne bürünmeyi hiç istemem. “Ben onu yaşadım zaten biliyorum, haydi sen bunu yap”; bu model tutmuyor. Gençlerde hele hiç tutmuyor. Karşınızdakinin bakış açısına saygı duyduğunuzda ve denemesine izin verdiğinizde, karşılıklı öğrenme sürecini yaşıyorsunuz.

Biri liseyi bitirmek üzere olan, diğeri üniversitede okuyan iki çocuğum var. Kendi çocuklarımla anlaşmak için zaten evde büyük bir efor harcıyorum. Kendimi kabul ettirmek ve onlardan öğrenmek için çalışıyorum. Orası test alanım. Yaşı, deneyimi ne olursa olsun, karşımdaki insanı anlamaya vakit ayırırım, özen gösteririm.

Düşündüm de en çok öğrendiğim insanlardan biri de kızım. Beni çok acımazsızca eleştirebiliyor ve aslında çoğu zaman gerçekleri de söylüyor. Onları da dinlemek gerekiyor. Kızımı dinliyorsam, onun yaşıtlarını neden dinlemeyeyim?

“AR-GE GİBİ SABIR İSTEYEN İŞLERDE KADINLARIN DAHA İYİ OLDUĞUNA DAİR BİR İNANCIM VAR. BİRAZ ÇOCUK YETİŞTİRİRKEN GÖSTERİLEN SABIR GEREKTİRİYOR UZUN SOLUKLU İŞLER. AYNI SEBEPLE KADIN GİRİŞİMCİLERE DE ÇOK İNANIYORUM”

 

İdeal bir boş gününüz nasıl olur?

Boş günüm hiç yok, boş saatim bile yok. Zamanımı sürekli planlamak zorundayım. Bu da beni çok yoruyor. Saate bakmadığım, planlama yapmadığım ve bolca kitap okuduğum günler benim için “boş” günler.

 

Ne okursunuz?

Son dönemde özellikle biyografiler ve farklı dönemlere ışık tutan anı kitaplarını okuyorum.

 

Evde olmayı özlüyor musunuz?

Eve vakit ayırabiliyorum ama ev işlerine de daha çok vakit ayırmayı isterim. Mesela mutfakta vakit geçirmek, benim için güzel bir uğraş. Güzel sofralar, eş dostla bir arada olmak, reçel yapmak… En son nar ekşisi yaptım. Bunlar da bana keyif veriyor. Evde boş oturmam, boş oturacaksam doğa içinde ormanda ya da deniz olmayı tercih ederim.

 

Sizin kuşakta, bizim kuşakta, iş ve kadının çalışması çok önemliydi. İşimiz kimliğimiz üzerinde çok belirleyici oldu. Bugün gençler hayata daha bütünsel bakıp kendilerini yaşam tarzları üzerinden tanımlıyor. İş dışında başka uğraşlara zaman ayıramadığınızı düşünüyor musunuz?

Doğru, işimin dışında çok hobi edinebilen ve bunları hayata geçiren birisi değilim ama kadınlar, gençler ve onların eğitimi konusu; benim için çok önemli. 10 yıldır, Mühendislik Değerlendirme Akreditasyon Kurulu (MÜDEK) derneğinin üyesiyim. Bu grup içinde mühendislik programların akreditasyonuyla ilgili gönüllü çalışma yapıyorum. Türkiye’de üniversite eğitiminin kalitesinin artırılmasını önemsiyorum.

Mühendislik öğrencilerine, özellikle de kız öğrencilere hem rol model olma, hem onları cesaretlendirme konusunda mentörlük yapıyorum. Keza Arya’da kadın girişimcilere mentörlük çalışmalarım var. Bunlara gerçekten vakit ayırıyorum. Eğer yine fırsat bulabilirsem özellikle “üstün yetenekli öğrencilerin nasıl yetiştirilmesi lazım”, “yeni teknolojilerle gençlerin bir araya getirilmesi nasıl olur”, “gençlerin yeni teknolojileri öğreneceği lab’lerin kurulması” konularında girişimlerim, inisiyatiflerim devam ediyor. Dolayısıyla gençler, kız öğrenciler, eğitim-öğretim… Bunlar beni gerçekten heyecanlandırıyor. Bu konuda hem yurtiçinde, hem de dışında kimler neyle ilgileniyor onları takip ediyorum. Kendi etki alanımda da bunları hayata geçirmeye çalışıyorum. Bir de kitap yazıyorum.

 

Ne kitabı?

AR-GE ve inovasyon deneyimlerimi projeler üzerinden anlattığım bir kitap. Bu alanda ciddi bir deneyimim olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de sanayideki, üretimdeki AR-GE’yi 27 yıldır deneyimliyorum. Bütün bir filmi gördüm, kuruluşundan büyümesine ve sonuçlarının alınmasına şahit oldum. Bu birikimi paylaşmak istiyorum. AR-GE ve inovasyon merkezlerine ciddi kaynak harcanıyor artık. Oralarda çalışan, yöneticilik yapanlara, “filmi başından itibaren seyretmiş biri olarak tavsiye ve fikir vermek istiyorum. Hedefim 2020’de çıkarmak.

 

Sizi tanımak için biraz zaman geçmesi gerekir mi?

Zaman içinde sürprizler yaratırım diyelim. Tanıdıklarını zannederler ama bence herkesin içinde farklı sürprizler var. Kızgın çıkışlarım, farklı bir alandaki ilgim, çok farklı insanlarla bir arada çalışabilmek… O anlamda sürprizler yaratıyorum insanlara.

 

O zaman bir sürpriz yapın, bilinmeyen bir yönünüzü söyleyin, iş arkadaşlarınızı şaşırtın (Bu soru için ısrar çok ısrar ediyorum).

Güzel yemek yapıyorum, bir de şiir yazıyorum. Oldu mu?

 

Oldu. Peki birini burada paylaşsanız

O olmaz işte, henüz kimseye okutmuyorum.

 

Röportaj: Zeynep Güven Ünlü

 

GELECEĞE DÜKKAN AÇTIK

Ömer Burhanoğlu / Yönetim Kurulu Üyesi ve CEO, FARPLAS

“Hayallerim bitmez ama kalan iş hayatımda iki şeyi yapmak istiyorum: Otomotiv alanında Farplas’ı küresel 1 milyar dolarlık şirketler ligine çıkarmak. Fark Labs ile Türkiye’nin mobilite laboratuvarı olmak, buradan başarılı start up’lar çıkarmak.”

“Tangoyla akışta, mobiliteyle keşifte”

EGEMEN ALPAY / F+ VENTURES GENEL MÜDÜRÜ

Egemen Alpay, Fark Labs’in yatırım şirketi F+ Ventures’ı yönetiyor, bağlantılı araç platformu Comodif’in yönetiminde de önemli rol oynuyor. Mobilite sektörünün gelişmesine katkıda bulunduğu için kendini şanslı hissediyor: “Para kazanmanın elli türlü yolu var. Biz burada iyi şeyler yaparak para kazanmak isteyen bir ekibiz. Başkaları kötü şeyler yapıyorlar demiyorum tabii ki ama bir fayda sağlayarak, bir değer üreterek para kazanmak çok keyifli. O yüzden kendimi buraya çok ait hissediyorum.”

Bol bol iş konuştuk ama kişiliğini şekillendiren ve iş hayatındaki esnekliğe katkıda bulunan meditasyon ve tangodan bahsetmeyi de ihmal etmedik. Egemen’in katmanlarını keşfetmek, bir röportajcı için keyifli bir yolculuk. Okuyan için de öyle olacağını umuyorum.

AR-GE ve İnovasyon Merkezi’nde çalışıyorum dediğinde, hiç bilmeyen birine bu kavramları nasıl anlatıyorsun?

AR-GE, bir fikrin araştırma geliştirmesini yapıp onu ortaya çıkarmak. Bilime, icada daha yakın. İnovasyon dediğimiz şey ise yenilikçi bir buluşu ürünleştirmek, ticarileştirmek ve buradan maddi kazanç sağlamak. İkisi iç içe elbette. Dolayısıyla bir inovasyon merkezinin iki farklı misyonu var: Biri AR-GE çalışmalarını yönetmek, diğeri bu çalışmaların ticarileşmesi için ihtiyaç duyulan kanalları oluşturmak.

Bu anlamda Fark Labs’te neler yapılıyor? Yine bilmeyenlere anlatmak istersen.

Hiç vakit yoksa bilgisayarcıyım diyorum! Biraz daha bilen birine otomotiv yazılımıyla uğraştığımızı söylüyorum. Şaka bir yana, dijital teknolojilerin otomotive girmesiyle birlikte ileride çok daha iyi anlaşılacak bir devrim oldu. At arabasından, motorlu araçlara geçiş kadar büyük bir devrim. Dahası, yalnızca kendini değil diğer sektörleri de dönüştürüyor. Biz de bu yeni disiplinleri araştıran, öğrenen ve ana şirket Farplas’ı bu bilgiyle besleyen bir merkeziz diyorum.

Bu cevapla da yetinmeyip somut örnek isterlerse… Benim şimdi yaptığım gibi…

Bir kere sektörün adı değişti. Otomotiv yerine “mobilite sektörü” diyoruz. Mobilite ya da Türkçeleşmiş haliyle “hareketlilik” denince, bir insanın A’dan B’ye giderken kullandığı araçlar, o araçlara erişim sistemleri ve o yolculuk sırasında yolcunun ihtiyacı olan her şey akla gelebilir. Bu yolculukta yemek yemek istersiniz, park edersiniz, araç değiştirmeniz, doğru araca doğru zamanda binmeniz gerekir, telefonla konuşursunuz, güvenlik ihtiyacınız olabilir, çevre dostu ulaşım araçlarını kullanmak isteyebilirsiniz, yolculuk sırasında toplantınıza hazırlanmanız gerekir… İşte bunları ve daha birçok ihtiyacı karşılayan sektörler iç içe girdi artık. Bunun da adı mobilite. Biz de bu dünyayı araştırmak, öğrenmek ve kendimizi pozisyonlamak için Fark Labs’teyiz.

Senin Fark Labs’teki rolünü de konuşalım mı biraz?

Hem F+ Ventures’ta hem de Comodif ekibinin içerisindeyim ve kendimi çok şanslı hissediyorum. Hem teknik beceri hem de arkadaşlık anlamında sırtımı yaslayabileceğim arkadaşlarımın olması bana güven veriyor. Zor projeleri birlikte başarıya ulaştırmış bir ekibin dayanışması bir başka. Büyük ve çok uluslu şirketlerde çok farklı projeler gerçekleştirdim. En başarılı projelerim de o şirketlerin içerisinde yine amatör ruhla çalışan profesyonellerle oldu. Buradaki tüm ekipte bu ruhu bulmak, onu yaşatmak, beni en çok motive eden unsur. Benim de rolüm buradaki arkadaşlarla birlikte az zamanda çok iş başarmak. Comodif bağlantılı araç platformumuz, F+ Ventures yatırım şirketimiz. Gelecek gördüğümüz start-up veya teknolojilere; Türkiye, Avrupa ve Amerika’da yatırım yapıyoruz. Yurt dışındaki yatırımlarımız daha az riskli daha ileri aşama girişimler oluyor. Konumuz mobilite. Bu sayede sektörü daha yakından anlıyoruz. Burası aynı zamanda öğrenme alanımız.

Yatırım yaparak öğrenmek ne demek? Sektörü neden raporlardan, dergi ve kitaplardan öğrenemiyoruz?

Start-up’ları ve teknolojileri seçmek önemli ve öğretici bir süreç. Seçme sürecinde 500’den fazla start-up’la konuştuk. 500’den fazla akıllı insan ya da insanlar grubu kendi hayallerini, çözmek istedikleri problemleri ya da bunu nasıl çözmek istediklerini anlattılar. Bir kere sırf onları dinlerken bile bir sürü şey öğreniyoruz. Bu firmaları en az onlar kadar anlamanız lazım ki doğru değerlendirebilesiniz. Böyle bir problem var, bunu şöyle çözeceğim, sonunda da şöyle bir fayda sağlayacağım diyorlar. Bu hikayenin akla ne kadar yakın olup olmadığını öğrenebilmek için, o kişinin bahsettiği problemin, kişinin içinde bulunduğu sektörün, gerçek bir problem ve çözüm olup olmadığına dair genel kültürün ötesinde bilgi sahibi oluyorsunuz. Bizim araştırma ekiplerimiz var. Dokunduğumuz start-up sayısı 2.000, ciddi konuştuğumuz start-up sayısı 500’ü bulmuştur. İçlerinden 100’ünü bir sonraki aşamaya aldık. Bunların her biri için sektörler konusunda kendi araştırmamızı yapıyoruz. Bir de büyük firmalar var, mesela Chargepoint.

“Büyük ve kurumsal şirketler hata yapmamak üzerine dizayn ediliyor. Bu yanlış değil çünkü onların ihtiyacı gerçekten de o. Ama AR-GE aşaması bilinmezliklerle dolu. Hata yapmayacağım derseniz bir şey yapamazsınız. Fark Labs’te de hataya açık bir kültür var. Bilimsel yaratıcılıkta da tıpkı sanatta olduğu gibi özgürlük gerekiyor.”

Chargepoint’ten ne öğrendiniz?

Chargepoint bize çok şey öğreten bir yatırım oldu. 2016’da yatırım yaptık. Şu anda elektrikli arabalar daha çok konuşuluyor ve Türkiye’ye daha yakın. Eskiden, “orada bir yerde bir Tesla var uzakta” hikayelerini dinliyorduk. Fakat elektrikli araç gerçeğinin bir parçası olan enerji iletimi probleminin nasıl çözüleceğini, orada nasıl bir iş yaratılması gerektiği konusunda genel kültüre sahiptik. Chargepoint’le derinlemesine bilgi edindik. Elektrikli araçlar, müşteriye sağladığı faydalar, kurulması örülmesi gereken ağlar ve işin teknolojisi ile ilgili bayağı ciddi bir bilgi birikimi edindik. Chargepoint bir Silikon Vadisi yatırımı olduğu için oradaki süreçlerin nasıl yürüdüğü konusunda da sağlam bir kanaatimiz oldu. Zengin bir ilişki ağının içine girdik.

“DİJİTAL TEKNOLOJİLERİN OTOMOTİVE GİRMESİYLE BİRLİKTE, İLERİDE ÇOK DAHA İYİ ANLAŞILACAK BİR DEVRİM OLDU. AT ARABASINDAN, MOTORLU ARAÇLARA GEÇİŞ KADAR BÜYÜK BİR DEVRİM… DAHASI, YALNIZCA KENDİNİ DEĞİL DİĞER SEKTÖRLERİ DE DÖNÜŞTÜRÜYOR. FARK LABS DE BU YENİ DİSİPLİNLERİ ARAŞTIRAN, ÖĞRENEN VE BU BİRİKİMİ KULLANAN BİR MERKEZ.”

İş hayatında buraya gelene kadar nasıl bir yoldan geçtin?

Ortaokuldaki yaz işlerini saymazsak üniversiteyi bitirmeden Almanya’da sekiz ay staj yaptım. Yıldız Teknik Endüstri mühendisliğini bitirdim. Verlagsgruppe’de yeni medya teknolojileri konusunda staj yaptım. DVD yayıncılığı, internet yayıncılığı, arama motorları… Hepsi çok yeniydi. Bu teknolojilerle ilgili şirketin stratejik pozisyonlanması nasıl olmalı sorusuna cevap arayan bir ekip kurulmuştu. Ekibin stajyeri de bendim. Yine nereden mezunsun diyenlere, üniversiteden önce AIESEC’ten mezun olduğumu söylüyorum. Öğrenci değişim programı AIESEC’in genel merkezinde ve İstanbul şubesinde çalıştım. Stratejik planlama, yönetim, proje, koçluk nedir…. Hepsini orada öğrendim. Türkiye’deki firmaların daha duymadığı ileri yönetim sistemlerinin eğitimlerini AIESEC’ten aldık. Üniversite son sınıfa gelmeden, liderlik geliştirme programlarında olan eğitimlerin neredeyse tamamını almıştım. Yılda dört kere ulusal uluslararası toplantılar organize ettik. Bir topluluğu nasıl organize edersin, motive edersin onu deneyimledik. Anneme partiye gidiyorum deyip çalışmaya giderdim. Çok çalıştığım için kızıyordu. Orada sorumluluk almayı ve inisiyatif kullanmayı öğrendim. Bunları da iş hayatına yansıtmayı becerdim. İş hayatında da genelde proje bazlı danışmanlık yaptım.

İnsanlar, daha çok da gençler burayı daha iyi anlasın diye özellikle soruyorum: Bir kurumda çalışmakla / yönetici olmakla Fark Labs’te çalışmanın ne farkı var?

Tabii ki bir kurumu yönetmekle bir inovasyon merkezini yönetmek arasında çok fark var. Bir kere büyük ve kurumsal şirketler hata yapmamak üzerine dizayn ediliyor. Bu yanlış değil çünkü onların ihtiyacı gerçekten de o. Ama AR-GE aşaması bilinmezliklerle dolu. Hata yapmayacağım derseniz bir şey yapamazsınız. Fark Labs’te de hataya açık bir kültür var. O süreçleri yönetmek esneklik gerektiriyor. Bilimsel yaratıcılıkta da tıpkı sanatta olduğu gibi özgürlük gerekiyor.

Çok iş konuştuk ama önemli şeyler konuştuk. Hazır esneklik demişken buradan ofis dışına çıkalım mı?

Çok iyi olur.

Esneklik deyince tango ve meditasyon yaptığın geldi aklıma. Tangoya ne zaman nasıl başladın?

Ablama partner gerekiyordu. Beni sürükleyerek salon dansları kursuna götürdü. 12 yaşındaydım. Sonra ablam bıraktı, ben üniversite dönemine kadar sekiz yıl dans ettim.

“BÜYÜK VE KURUMSAL ŞİRKETLER HATA YAPMAMAK ÜZERİNE DİZAYN EDİLİYOR. BU YANLIŞ DEĞİL ÇÜNKÜ ONLARIN İHTİYACI GERÇEKTEN DE O. AMA AR-GE AŞAMASI BİLİNMEZLİKLERLE DOLU. HATA YAPMAYACAĞIM DERSENİZ BİR ŞEY YAPAMAZSINIZ. FARK LABS’TE DE HATAYA AÇIK BİR KÜLTÜR VAR. BİLİMSEL YARATICILIKTA DA TIPKI SANATTA OLDUĞU GİBİ ÖZGÜRLÜK GEREKİYOR.”

Nesini sevdin tangonun? Gençlerin özeneceği bir tür değil gibi geliyor bana.

Aslında bütün salon derslerini yapıyordum. Flamenko, step, tap dans. Fakat Türkiye’de dans gelişmemişti, bir Tolga Han vardı, bir de bizim hocamız Ümit İris. Yıllar sonra, 2008 yılında tekrar başladım, neredeyse sıfırdan. Bu sefer daha önce öğrenmediğim Arjantin tangosuna merak sardım. Hala yapıyorum. Eşimle tanıştıktan sonra o da başladı. Benim kadar sevmiyor ama onunla da dans ediyoruz. İş seyahatlerinde vaktim olursa bir Milonga gecesi var mı diye mutlaka bakarım. Dünyanın her yerinden yüze yakın tango arkadaşım var. En son Paris’te Eyfel kulesinin altında dans ettim, muhteşemdi.

Küçük yaşlarda başladığını düşünürsek, dans seni nasıl şekillendirdi?

Tangoda iki kişi müziğe göre şekillenir. İş hayatında da öyle. Çalışırken tartışmalar, kavgalar olur, bu normal. Ama kavgayı iş için vermek lazım. Becermek için stres yapmak lazım. Bir şeylerden korktuğun için kavga etmeye başlarsan o kavga hiç yapıcı bir kavga olmuyor. Tango böyle pratik kazandırdı. Öğrenirken zorlanıyorsun, kendine, partnerine kızıyorsun ama amaç daha güzel dans etmek olunca o kavgalar bile güzelleşiyor. Ama iş hayatında gereksiz kavgaları hiç sevmiyorum. Bir de dans olaylara karşı esnek ve sürekli akışta olmayı gerektiriyor. Onu da besliyor tango.

Akışta olmanın meditasyonla da ilgisi var.

Meditasyon esas olarak insanın kendisiyle baş başa kalması, kendisini dinlemesi. Akışta olmayı öğretmek meditasyonun sana verdiklerinden biri. Beyninde vıdı vıdı konuşan sesi kısmana, hatta kapatmana yarıyor.

Ne zaman başladın meditasyona?

2005 yılıydı. Ben de 30’lu yaşlarımın başındaydım. Hayatımda bir sürü şeyi değiştirmek istediğim bir dönemdi. O dönemde Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabını okudum. Bir söz çok dikkatimi çekti. “Modern insan input almaya o kadar alışmış ki hiçbir şey yapmadan 10 dakika bile duramaz” diyordu yazar. Bu bana çok kışkırtıcı geldi. Kitabı bıraktım ve boş boş durmaya başladım. Gerçekten de zaman geçmek bilmedi. İnsanın kendi kendisiyle baş başa kalmasının ne kadar zor olduğunu fark ettim. Ama her gün 10 dakika boş oturmaya başladım.

Böyle böyle meditasyonu keşfettin.

Meditasyonu keşfetmek ya da öğrenmek diye bir şey yok aslında. Ama bu yaptığım meditasyona benziyor diye kendi kendime aydım. Sonraki iki yıl içerisinde çok farklı meditasyon çeşitlerini öğrendim. Bence bunun en temelinde şu var: Gerçek senle bilincinde yaşayan sen, farklı enerjiler. İkisini buluşturmak için de tek yöntem meditasyon. Meditasyon sana bir kapı açıyor. Oradan ne kadar derine gideceğin sana kalmış. Tabii bu benim fikirlerim, benim sezgilerim. Meditasyon da tango gibi, herkes nasıl istiyorsa öyle yaşıyor.

Röportaj: Zeynep Güven Ünlü